6 Haziran 2010 Pazar

...

Allahım, sen yardım et, sen koru...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Bir Gün Bir Tasvir

Söze başlamanın pek de zor olduğu bir zamanda, yazmayı hiç de hayal etmediğim bir mekanda sizlerle buluşmaktan mutlu olduğumu belirterek ilk cümlelerimi kağıda (bloga) döküyorum. Bu cümleden anlaşılması gereken ilk şey yazmayı özlemiş olduğumdur, çünkü saçmalamanın doruklarındayım şu an. İçinde bulunduğum durumu, mekanı, hisleri -ve hatta giysileri- herşeyi tasvir etmeye çalışmak istiyorum. Müsadenizle...

Öncelikle hava çok çok çok sıcak, yani en sevmediğimden! Evde olamadığım için şortumu ve bana iki beden büyük gelen tişörtümü giyip yayılamıyorum, ve yine evde olmadığım için saçım açık dolaşmak zorundayım ortalarda bu havada, maazallah, karizmam kaçar at kuyruğu yaparsam! Bu yüzden son derece rahatsız -ama asla hafta içindekinden rahatsız değil- kıyafetler içindeyim. Spor ayakkabılarımın içinde ayaklarım pişti, çıkarıp elime almak üzereyim. Dı dım dım dı dımm... Az Sonra! Pantolonumu seviyorum ama üstüne giydiğim beyaz tişört yüzünden bütün şişkoluğum meydana çıktı sanki, keşke giymeseymişim, rahatsız hissediyorum işte! Neyse ki oturduğum yer rahat, heryerde kitaplar var, kendi hallerinde kimseyi umursamadan sohbet eden insanlar masalarda  ve yüz yıldır buraya geldiğim için tek tek isimleriyle hitap edebildiğim garsonlar. Ve tabii ki minik beyaz kompüterim ve internet! Hepimiz burdayız, buyurmaz mısınız?

Bu havada normal insanlar ne içer? Harareti keser der, çay içerler veya gazoz, kola, ice-tea ve türevleri soğuk meşrubatlar, bilemediz su içerler en soğuğundan. Ben ne içiyorum dersiniz? Süt! Evet, süt içiyorum, buz gibi ohh...(Süt çocuğuuu... esprilerini duyar gibi oldum, lütfen yapmayın!) Benden  başka sıcak havalarda soğuk süt içen birileri var mıdır merak ediyorum. Yine de böyle bir havada heryeri kitapların kapladığı bir kafede, bedenen rahatsız olsam da ruhen rahat olduğum bir ortamda süt içiyor olmaktan hiç de şikayetçi değilim. Tek başımayken yapabileceğim en iyi iş burada oturup vakit geçirmek, beklediklerim gelene kadar.

Arkadaşım E.nin gelmesini bekliyorum aslında.Onunla birlikte benim çalıştığım yere gidip, iş başvurusunda bulunacağız. Kanına girdim kızcağızın! Ah bu ben! Önce iş başvurusunu hallederiz, ondan sonra da pasaport için çektirdiğim her kritere uygun (kulaklarım bile görünüyor -ki çoğu insan benim kulağım olduğunu bile bilmez- ) vesikalık fotoğraflarımı alırız diye düşünüyorum. 4:30 civarı hazır olacağını söylemişti fotoğrafçı. Daha sonra da belki biraz oturur, sonra da eve döneriz, o kısmı henüz bilemiyorum .

Aslında canım buz gibi bir bira çekiyor böyle bir havada ama arkadaşım E. pek de birasever bir insan değil, o yüzden birkaç gün daha sabredip sevgilimle ya da B. ile içmeyi bekleyebilirim sanırım, ben de çok alkolsever bir insan değilim neticede.

Kendimi bir garip hissediyorum bu aralar, hem eve gitmek istiyorum hem de gitmeyi hiç istemiyorum mesela. Ya da hem bu şehirden kaçıp gitmek istiyorum, hem de ailemi bırakıp gitmek istemiyorum. Hem verdiğim sözü tutup Amerika'ya gitmek istiyorum, hem de hiç doğru bir zaman olmadığını düşünüyorum. Hem para harcamamam gerektiğini düşünüyorum, hem de her dışarı çıktığımda bir şeyler alıyorum küçük de olsa, ya da bir ihtiyaç çıkıyor ortaya. Hem her aklımdan geçeni buraya yazmak istiyorum, hem de yazmaya çok ama çok üşniyorum. Bu ve bunun gibi bir sürü şey işte. Mesela kendimi şu an çok iyi hissediyorum ama en fazla iki saat içinde çok kötü hissedeceğimden eminim. Saçma sapan bir şeyi kafama takıp ağlayabilirim bile!

Neyse, daha fazla uzatmayayım, tasvirim burada bitiyor, arkadaşları kapıda bekletmek olmaz. İşler var yapılacak.

Sağlıcakla...