31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yıl Yeni Yıl Yeni Yıl Yeni Yıl Bizlere Kutlu Olsun...

Bir yeni yıl gecesinde evimde oturuyor, patlamış mısır yiyor ve televizyonda Ben Ten'in filmini izliyor olmaktan son derece mutluyum aslında... Günlüğümle iki dakika ayırıp bu mutluluğumu paylaşayım istedim.

Sanırım ben dışarı çıkıp eğlence mekanlarına akıp sabahlara kadar dans ederek eğlenecek genç ruhlu insanlardan olamayacağım hiçbir zaman. Olmak ister miyim onu da bilmiyorum ki... Bir kaç deneme yapmak lazım sanırım.

Kendime Not: Önümüzdeki yıl bunu bir dene cicim.

Herkese Not: Yeni yıl tüm insanlığa sağlık, mutluluk ve huzur getirsin... 2010 güzel başlangıçların yılı olur umarım, umaLım... 

Sevgiler...

24 Aralık 2009 Perşembe

Avatar - Spoiler İçerir!

Spoiler'ın alası! İzlemediyseniz Lüften okumayın, onun yerine AVATAR - İNCELEME  adlı yazımı okuyun ama yorum yazmak zorunda hissettim kendimi!

Başka incelemelerini okudum da şimdi Avatar'ın, beğenmeyeni de çok olmuş, tabii ki olacak, herkesin kendi beğenisi, kendi beklentisi, kendi görüşü... Hiçbir şekilde 'hayır yanlış düşünüyorsunuz' 'aa bu ne şaçmalık' gibi çocukça yaklaşımlarda bulunmayacağım, dediğim gibi görüşler benim için asla eleştiriye açık konular değil, ben beğendim, A kişisi beğenmemiş umrumda değil, ben beğendiğim yanlarını o beğenmediği yanlarını sayar ve birbirimize hak verirsek veririz, vermezsek de vermeyiz... Dediğim gibi 'herkesin kendi beğenisi, kendi beklentisi, kendi görüşü'...

Ama benim takıldığım konu şudur; hikayesi için 'klişe'demişler. E böyle olduğu açık değil miydi yani film çıkmadan önce de? Yine aynı şeyi yapıyor ve yazıma göndermede bulunuyorum bkz. AVATAR.

Yani tabii ki biz de dedik izlerken 'E Pocahontas bu 3 boyutlu!' diye de (bakınız Neytiri'nin fiziksel özellikleri,hikayenin konusu vs.) ama bu efektlerin harikalığını ya da gezegende bulunan binbir çeşit canlının yaratılma aşamasında harcanan emeği azımsamak demek değil kesinlikle...  Bence gayet güzel bir film, izleken sizi oradaki dünyanın içine çekiyor, yani ben de o sinir uçlarının saçlarımın arasından çıkmasını ve kendimi üzerine bindiğim hayvanlara bağlayarak onları hissetmeyi istedim, o ağaçların üzerinde hoplaya zıplaya dolaşmayı, doğadaki herşeyi duyabilmeyi istedim. Ne yalan söyleyeyim, kendinizi orada hissettiğiniz bir dünyayla karşı karşıyasınız - 3boyutlu olmasa da yaratılan dünyanın çok güzel olduğunu yine de düşünürdüm ayrıca!-.

Tabii ki bu benim görüşüm, diğer fikirlere de saygı duyarım. Ama konuya klişe derken bunun baştan belli olduğunu da hesaba katın lütfen derim ben, bunu eleştirme gereği bile duymuyorum o yüzden. "Tahmin edilebilir" derken de bunu kastetmiştim zaten!

Yani Avatarımız Jake Sully'nin Prenses'e aşık olacağı, Doktor Grace'in öleceği,  Trudy'nin Naviler'in tarafında savaşacağı, Jake'in Turok Macto ile bağlanacağı ve Navi'lerin kahramanı olacağı zaten açıkça belli... Yani karşımızda bir 'Fight Club' yok arkadaşlar...

O yüzden ben derim ki, bu film sadece görsellik açısından değerlendirilmeli. Tabii ki bir film sadece görsellik değildir konusu da önemlidir ama bu filmin konusunun başka filmlerle benzediği zaten yönetmen tarafından da söylenmiş, bu film tanıtılırken 'görsel bir dev' olarak tanıtılmış, dolayısıyla eğer siz bu filme gidiyorsanız beklentileriniz 'görselliği zorlayacak' yönünde olmalı, yaratılan gezegen ve tüm yaratıklar, dünya dışı başka bir hayat acaba nasıl düşünülmüş nasıl resmedilmiş, neler yaratılmış olmalı kafanızdaki sorular... Eğer başka türlü bir beklentiyle gidiyorsanız, 'Konusunda çuvallamışlar', '3 saat bizi oyaladılar', 'Tüh boşa gitti bilete verdiğimiz para, bir de 3D diye fazla para aldılar', 'Adamların aşkını başrolun ihanetini mi izleyecektik yani' gibi cevaplarla çıkıverirsniz salondan... Üzgünüm...

Sonuçta Titanik'te de geminin batacağı ve aşıklardan birinin öleceği belli, ama beğenen onu da beğendi, beğenmeyen beğenmedi, babam izlerken sıkıntıdan patladı ama film Oscar'ları götürdü... Bu film de Oscar alırsa 'en iyi senaryo' dalında almayacağı aşikar zaten...

Sevgilerimle...

AVATAR - İNCELEME



Efendim,18 Aralık günü (yani gösterime ilk girdiği gün - böbürlendim)  izlemiş olduğum Avatar filmiyle ilgili bir şeyler yazabileceğim sonunda. Bu kadar geciktirmek istemezdim ama gerçekten de yazabilecek kıvama ancak geldim sanıyorum.

Filmin Amerika'nın Irak'a girmiş olmasına gönderme yaptığına - yani Pandora'nın Irak'ı, buldukları çok pahalı madenin petrolu, dünyanın çok kötü bir durumda olup da dünyalıların yeni bir gezegene el atmak istemelerinin Amerika'nın ekonomik çöküşünü sembolize ettiğine falan- takılmayacağım. Çünkü James Cameron da Avatar'ın Londra galasından önce kendi ağzıyla bu konuya değinmiş ve demiş ki ;

" We went down a path that cost several hundreds of thousands of Iraqi lives. I don’t think the American people even know why it was done. So it’s all about opening your eyes.".

Yani;

'Biz binlerce Iraklı'nın hayatına mal olan bir yol izledik. Amerikan halkının bunun ne amaçla yapıldığını bile bildiklerini zannetmiyorum. Bu sadece gözlerinizi açmak için.' 

Yönetmenin kendisi bile filmin böyle bir gönderme içerdiğini söylediğine göre benim bu konuya değinmem pek de mantıklı değil sanırım. Anlayan anlıyor zaten.

Gelelim filme konusuna ve efektlerine...

James Cameron'un deyişiyle bu filmin çıkışı 'çocukluğunda okuduğu her türlü bilim kurgu kitabı' na dayanmaktaymış. Emperyalizm ve Biyolojik çeşitlilik kavramları da filmin içeriğini oluşturmaktaymış. Konusu ise At Play in the Fields of the Lord, The Emerald Forest, en çok da Dances with Wolves  filmleri  ile benzerlik göstermekteymiş.

James Cameron'a Emperyalizm ve biyolojik çeşitlilik konularında kesinlikle katılıyorum (izleyen herkes de buna katılıyordur zaten!).  Bazı kısımları tahmin edilebilir olmasına rağmen güzel bir kurgusu olduğunu da düşünüyorum ayrıca. Ama benim asıl değinmek istediğim kısım, film çıkmadan önceki yazımda da (bkz. AVATAR) dediğim gibi 3D de bir çığır açıp açmayacağı konusu.

Ve evet, kararımı verdim yeni bir çığır açılmış bana göre! Bundan sonrakiler en az bu kadar iyi olmak zorundalar, duyrulur! Efektler de çekimler de oyunculuk ve animasyonların gerçekçilikleri de çok çok iyi!

Öncelikle Pandora'ya aşık oldum, bu kadarını söyleyebilirim. Harika bir dünya yaratmışlar. Ellerine, beyinlerine sağlık! Tüm bunları yapanların insan olabileceğine dahi ihtimal veremiyorum açıkçası! Nasıl bir zeka,  nasıl bir yaratıcılık ve nasıl bir özen... Her ayrıntı düşünülmüş, bütün yaratıklar - en güzelinden en çirkinine kadar- özenle yaratılmış. Ve en çok sevdiğim şey, saçlarının arasından (aslında sanırım omurilik soğanından ya da beyincikten) çıkan ve Pandora'daki tüm yaratıklarda bulunan birbirleriyle bağlanmalarını sağlayan sinir uçları (ya da adı her neyse)... Filmde de bahsediliyor bu konudan. Aynı bir bilgisayar ağı gibi işliyor bu sistem. Bir bilgisayarın bir usb belleği tanıması gibi bu sinir uçlarının iletişime geçtiği bütün yaratıklar birbirini tanıyor, anlıyor, hislerini  ve enerjilerini paylaşıyor. Bence muhteşem düşünülmüş... Başka konulara değinmeden önce, buyrun, bakın, filmden birkaç kare...









Filmin ayrıntılarına girmeden bazı başka konulara da değinmek istiyorum, çünkü ben kesinlikle izlemeniz taraftarıyım.

Değinmek istediğim konu Eywa (Eva-Havva'ya benziyor)... Kendisi kutsal ağacımız, kültürün tanrıçası. Gezegendeki herşey ona bağlı, herşey ondan gelip ona dönüyor, o bir nevi mistik güce sahip ve yaşamış olan tüm Naviler'in atalarının ruhlarını içinde barındırıyor, dilekleri duyabiliyor ve isterse gerçekleştirebiliyor. O bir enerji kaynağı, yaşam, ölüm, herşey ondan soruluyor. Tüm bunlara bakınca Putperestlik gibi görünse de Navi'lerin inanışı tam olarak öyle değil gibi de. Çünkü işin garip yanı bu ağaç gerçekten de herşeyi etkileyebilecek bir enerjiye sahip gibi görünüyor film boyunca ama aynı zamanda bir sır ağacın gerçekten bir Tanrı olup olmadığı. Yani o herşeyi birbirine bağlayan bir bilgisayar bence. Gücünün nerden geldiği ile ilgili bir ipucumuz henüz yok (sevgilime göre ikinci filmde ortaya çıkacakmış ağacın aslında ne olduğu - evet ona göre bir ikincisi de gelecek Avatar'ın sevenlerine duyrulur!).

Son olarak da filmdeki kötü karakter Komutan Quaritch'in filmin sonlarına doğru ettiği 'kendi ırkına ihanet etmek nasıl bir duygu?' sözü (ve biraz da yine sevgilim)  yüzünden aklıma takılan bir soruyu sizlerle paylaşmak istedim. Filmimizdeki Pilot Kız Trudy, Bilim İnsanları Grace, Norm (ve adını hatırlayamadığım diğerleri) ve baş rol oyuncumuz Jake Sully aslında kahramanlar mı yoksa vatan hainleri mi?

Lisedeki tarih öğretmenim 'Vatan hainliği ve kahramanlık arasında çok ince bir çizgi vardır.' demişti. Sanırım hiç de haksız sayılmaz. Buyrun cevabını siz verin...

Çok Önemli Not: Film 3D olduğu için altyazısında (belki okumaya bile gerek kalmayacaktı ama, yaptık bir hata!) zorluk çekebileceğimizi düşündüğümüz için Türkçe dublajlısına gittik. Ama siz siz olun zorunda değilseniz orjinaline gidin derim ben zira Türkçe seslendirme çok kötü olmuş, kulaklarıma inanamadım.

Ve yine bir hatırlatma:
Daha fazla fotograf için Flickr ve daha çok bilgi için Avatar Movie Official Website ziyaret edilebilir.

Sevgiler...

6 Aralık 2009 Pazar

Buldum Buldum! EVREKA!

Ve işte karşınızda...
The Promise of the World

Koskoca internet aleminde bulmayı başaramadığım şarkıyı kendi imkanlarımla sizlere sunuyorum. Çok mutluyum. Dinleyiniz efendim. Sevgiler...

3 Aralık 2009 Perşembe

Howl's Moving Castle

Aklıma düşüverdi işte...  'Howl's Moving Castle' diye bir anime vardı efendim. Türkçe'ye 'Yürüyen Kale' olarak çevirip sanırım bir bayram sabahı ya da yılbaşı sahabı televizyonda da yayınlamışlardı.

Pek güzel - hayır pek güzel yetmez- muhteşem hatta beni bambaşka dünyalara sürükleyen bir soundtrack'i (ya da theme song'u ne haltsa artık) vardı. Mp3 ünü yükleyip sizlerle bu muhteşem şarkıyı paylaşmak istedim ama başaramadım bulmayı. Ufacık tefecik bir girişini bulabildim sadece.

Buyrunuz dinleyiniz, zaten sizi bir yerlere götürebilicek bir müzikse (bana yaptığı gibi) girişinden de olsa anlarsınız.

 Joe Hisaishi yapmış müziği, adı The Promise of the World. Bulabilir ve dinleyebilirseniz tamamını ne ala...

Bu da baska bir versiyonu, Yumi Kimura'nın seslendirdiği (Yumi Kimura - Sekai no Yakusoku diye geçiyor.). Fakat enstrümantal halini paylaşmayı tercih ettim ben. 
 
Bu da pek güzel ama yine de orjinalini (yani size dinletmeyi başaramadığımı) hiçbir şeye değişmem... Ben onu dinlemekteyim şu an ve bambaşka dünyalara doğru kapıların açıldığını görmeye başladım bile... Dilerim ki yüzünüze bir gülümseme yapışıp kalır bu şarkıdan sonra ve onu her duydugunuzda aynı mutluluk sarar sizi...

Özlem...

Özlem - Çağrışımlar

Hayatıma giren kaç Özlem oldu bilmiyorum. Bir tanesini hatırlıyorum, bir düğündeydik galiba... Çok küçüktüm saçlarım kısacık şimdikinin aksine, üstümde beyaz bir elbise ne olduğunu -kimbilir ne- asla hatırlamadığım bir şarkı eşliğinde dansederken bir fotoğraf karesi. Bir kızla dansetmek çok garip... Ama küçükken sırf fotoğraf çekmek için belki de, denenmiş bir kombinasyon.  (Not: Aslında küçük kızlar bunu hep yapar, erkekler o dönemde düşman yaratıklardır ne de olsa.)

İkinci hatırladığım Özlem ise üniversiteden bir arkadaş. Nasıl tanıştık, nasıl konuşmaya başladık bilmiyorum (muhtemelen saçma bir iskambil falıydı!) O anla ilgili net olarak tek hatırladığım şey konumuzun ana fikrinin Özlem'in C. adlı bir arkadaşımızdan hoşlandığı ve onun kendisine karşı bir ilgisi olup olmadığını bilmek istemesiydi. (Zaten Beycafe'de bunun gibi manzaralara rastlamak çok doğaldı.)

Neyse, bu Özlem hatırladığım ilk Özlem'den çok farklıydı. Çünkü çok ilginç bir kızdı. Bu ilginçliğin kaynağı asla giyim kuşam saç baş gibi farklı olmak adına denenen saçmalıklarla örülmüş olması değildi, tamamen karakter özellikleriyle ilgiliydi. Tuttuğunu koparan, kararlı, belki biraz sabit fikirli, karamsar ama olayları pek çok yönüyle görebilen, herşeyi (bir şekilde) mantık çerçevesinde değerlendirebilen, dobra dobra her düşündüğünü - bazen kırıcı gibi görünse de sizi önemsediğini hissettiren ve asla ona kırılamayacağınız  ama hak vereceğiniz bir biçimde- söyleyebilen  bir kızdı. Bütün bunları farketmem tabii ki bir anda olmadı, zaman geçtikçe, konuştukça, birbirimizi daha iyi tanıdıkça oldu. C. ile çıkmaya başladıktan ve kampüsler ayrıldıktan sora görüşmelerimizin arasına çok uzun süreler girmeye başladı ama her görüştüğümüzde aynı kızı görebildim ben. Maalesef yıllar sonra C. ile de yolları ayrılınca bizim de iletişimimiz kopmuş oldu bir şekilde. Kaybedilmemesi gereken br insandı belki de...

Bahsetmek istediğim asıl Özlem'ler bunlar değildi ya neyse... İlk çağrışımlar iyidir.

Özlem - Aslında

Asıl bahsetmek istediğim özlem hayatımızım içinde hep yeralan. Her şeye özlem duymaz mı insan aslında? Geçmişe, çocukluğuna, gençliğine, güzel günlerine, yaptıklarına, yapamadıklarına, arkadaşlarına, ailesine, asla sahip olamadıklarına, kaybettiklerine...

Ben de bu aralar özlem duymaktayım. Özlem duyduğum bazı şeyler geri getiremeyeceklerim ama yenisini tekrar tekrar yaşayabileceklerim, güzel günlerim gibi... Bazı şeylerse benden uzakta olanlar, erişemediklerim; mesafeler yüzünden ya da kısa bir süre için. Mesafeler adına yapılabilecek pek bir şey yok belki, kısaltmak gibi bir çözüm yok ne de olsa. Özlemi giderecek yeni metodlar gerekiyor sadece. Çünkü bazen 'bir sesini duymak', 'bir resmini görmek' yetiyor insana. Araya kısa da olsa bir zamanın girdiği özlemlerse benim için bu aralar en kötü olanı. Sanırım şu an hayatımda en kolay ulaşabildiğim şey aynı zamanda en çok özlediğim de. Bunu bugün anladım, her an yanınızda olabilecek kadar yakın ama olmadığı anda özlem duygusunu tetiklemekte bir an bile tereddüt etmeyecek bir şey. (An-ladım.) Hastalık diye düşünecesiniz belki ya da takıntı ama değil ve ben koymayacağım adını - koyan çoktan koymuş zaten-...

Özlem garip bir duygu, sizi ne zaman saracağını ya da size neler yaptırabileceğini asla kestiremiyorsunuz. Sırf özlem duydunuz diye gemişe, yıllardır uzattığınız saçlarınızı kısacık kestirebilir ve sonrasında buna bin pişman olabilirsiniz kolaylıkla. Ya da sırf özlem duydunuz diye cebinizdeki tüm paraya kıyıp uzak diyarlara doğru yol alabilirsiniz, sırf o diyarı veya diyarlardakileri görebilmek için. Garip şey özlem. Fakat en garip kısmı da o an yanınızda yanıbaşınızda duran şeye bile özlem duyabiliyor olmanız hala, bitmeden, tükenmeden... Benim en yoğun yaşadığım özlem bu bu aralar.

Dokunabileceğim kadar yakın ama özlem duyacağım kadar uzak, asla doyamayacağım kadar leziz ve kaybetmeye katlanamayacağım kadar eşsiz...

27 Kasım 2009 Cuma

İsterdim...

İsterdim, isterdim... Photoshop'u süper kullanmak isterdim...

Hmm.. Bir de fotoğraf makinem kaliteli olsun isterdim...

Çok şey istemiyorum ki ben...


23 Kasım 2009 Pazartesi

AVATAR




Hakkında bir şeyler okudum merak ettim bu filmi.
Aralıkta sinemalardaymış efendim... 3D de yeni bir çağ açacak diyorlarmış, çekimleri için çok uğraşılmış, bilgisayar efektleri değilmiş sadece üzerlerinde küçük kameralar olan giysiler giymiş insanlar anında görüntü kaydı için falan filan 3-4...

Konusu ise şöyle :

22. yüzyılda geçen hikayemiz dünyadan uzak, küçük, yemyeşil ormanları ve verimli toprakları olan Pandora adlı bir gezegeni konu alıyor. Bu gezegen pek çoğu güzel bazılarıysa ürkütücü sayılabilecek bir çok yaşam formunu içinde barındırıyor.

Bu bozulmamış topraklarda boyları 3 metreyi bulan Navi adında mavi derili, kuyruklu insana benzer bir ırk kabileler halinde yaşıyor.

İlkel addedilen bu yaratıklar zeki, insanlardan fiziksel olarak daha üstün ve (saldırılmadıkları sürece) barışçıl yaratıklar.

Bu gezegeni keşfeden insanlar tabii ki boş durmuyor, ormanları araştırmaya koyuluyor değerli mineraller bulmak umuduyla. Fakat büyük bir sorun var insanlar Pandora'nın atmosferinde nefes alamıyor! Bu yüzden de - genetik mühendisliğinin de yardımıyla- AVATAR adını verdikleri bir proje geliştiriyorlar. Bu projenin amacı İnsan- Navi melezleri olan Avatar adındaki varlıkları yaratmak.

Asıl kahramanımız Jake burada ortaya çıkıyor. Kendisi savaşta yaralanarak sakat kalmış eski bir deniz piyadesi. Bacaklarını bir şekilde geri kazanabileceğini öğrenince bu programa katılmayı kabul ediyor ve o da Pandora'da nefes alabilen ve yaşayabilen, ilginç bir teknoloji sayesinde kontrol edebildiği Avatarlardan biri olarak buluyor kendini. Asıl hikaye de Pandora'ya gidip Navi Prensesi Neytiri ile tanışmasıyla başlıyor...

Benden bu kadar. Aralıkta gösterime girince öğreniriz devamında neler olup bittiğini, yeni bir çığır açıp açmayacağını ve bir şeye benzeyip benzemediğini...

Bir kaç kare filmden;




Bir de trailer efendim merak edenlere...



Daha fazla fotograf için Flickr ve daha çok bilgi için Avatar Movie Official Website ziyaret edilebilir.

Esenlikler dilerim...

19 Kasım 2009 Perşembe

İzlenmeli...

Gıda Güvenliği Hareketi


18 Kasım 2009 Çarşamba

Keşke?

Bu gün güzel bir gün...

Herkese 'pişmanlık'sız, 'keşke'siz bir hayat diliyorum.

Zaten pişmanlıklar ve keşkeler onlarla geçen günlerimizin de mahvolmasına sebep olmaz mı?  Ve daha sonra keşke o zamanlar düşünmeseydim bunları ve gönlümce yaşasaydım hayatı dedirtip bizi yine pişmanlığa sürüklemez mi?

Bu döngüyü kırmak için ne yapmak gerekiyor peki? Karşısına çıkan fırsatları tabii ki değerlendirmeli insan ama öyle balıklama dalmamalı hayata. Düşünmeli, kafa yormalı detaylara, bütün getiri ve götürülerini hesaplamalı ki pişman olmasın...

Planladığı gibi olmazsa da en azından açık bir kapı bırakmalı kendine ki üzülmesin, 'keşke'lerle zehretmesin günlerini. Keşke yerine 'bir dahaki sefere' demeyi öğrenmektir insana gereken belki de...

Her gün yeni bir sayfa ne de olsa ve o sayfaları istediğimiz gibi doldurmak da bizim elimizde, keşkesiz ve pişmalıklardan uzak. En güzel sayfalar içinse bir kaç basit kural yeter bize;


16 Kasım 2009 Pazartesi

Hayaletler, Siluetler, Gölgeler ve Gerçekler...

Uzun zaman oldu yazmayalı... Aklımda yazmak istediğim ama bir türlü dillendiremediğim öyle çok şey var ki, tüm bunları yazmak öyle zor geliyor ki yine yazmaktan vazgeçebilirim her an.

Bu aralar yalnız kalmak istiyorum aslında yalnızlık değil belki istediğim sadece insanlarla uğraşmak istememek. Ödün veren olmaktan, birilerinin peşinde koşmaktan bıkmış olmam, aslında etrafımdaki bir çok insanın 'gerçek' olmadıklarını, benim hayatımda aslında yer almadıklarını, sadece bir siluet gibi öylece durduklarını ve eğer ben görmek istemezsem onların benim orada olduğumu asla farketmediklerini görmektir belki de.

Pencerenin önündeki silik siluetler ve hayatımdaki minik hayaletler bana kendimi nasıl oluyor da bu kadar önemsiz hissettiriyor anlamıyorum... Bir zamanlar onların gerçek olduklarına inanmış olmam sanırım beni bu kadar kötü hissettiren, gereğinden fazla değer vermiş olmam onlara... (Kendime Not: Bunu yapmamayı öğrenmeliyim artık!)

Garip bir yaratık insanoğlu, his denen şey garip, onlara aldanıp mutlu olmak çok kolay. Nasıl da yaptırıyor insana her istediğini şu hisler. Geçek olmayan şeyleri gerçek sanmasını nasıl da sağlıyor! Sonra da aniden aradan çekilip sizi mantığınızla başbaşa bırakıyor ki yaptığınız hatayı aldanmalarınızı görün ve aptallığınıza gülün (!) diye.

Gülme kısmı geçtikten sonra bir süre sizi rahatsız etmiyor hisler. Mantığınız size bir daha aptal hayaletlere inanmamanızı, olmayan siluetler görmemenizi, gölgelerle konuşmamanızı söylüyor. Sizin için gerçek olanlar sizin kendinizi kötü değil iyi hissetmenizi sağlayan, sizin yanınızda olan ve her zaman olmaya hazır kişilerdir diyor. Diyor da dedim ya insan oğlu garip bir yaratık. Hisslerine yenik düşüyor, bu sefer yeni siluetler ve hayaletler, gölgeler görüyor ve onlarda arıyor mutluluğu. Fakat bu sefer daha tedbirli oluyor, akıllı sanıyor kendini, kolayca güvenmiyor, çok değer vermiyor ki yeniden aldanmasın diye, bir şans daha veriyor hislerine -sonunda yine aldanacağını bile bile!

Ah bu hisler!

Hepsi o kadar da yanıltıcı değil aslında, yani hayaletler,siluetler  ve gölgeler görmenize sebep olanlar dışında güvenebilecekleriniz de var; 'zamanında içinize işlemiş olanlar' gibi.Onlar sizi asla yanıltmaz mesela, çünkü şimdiye kadar hiç yanıltmamıştır. Hayallere sebep olmazlar onlar, gerçek olduklarını, güvenilir olduklarını bilirsiniz çünkü test edebilecek kadar 'zaman' geçmiştir üstünden. Zaten hisler zamanla değişmiyorsa gerçektir ve gerçek şeyler hep sizinle birliktedir bir toz bulutuyla süprülüp gitmezler hayatınızdan.

Belki de önemli olan şey hayaletlerin değil de hayatınızdaki 'gerçek'lerin peşinde koşmak, onlara odaklanmaktır. Böylece hayaletler sizi terkedip siluetler karanlığa karıştığında hayal kırıklıkları yaşamaz ve kendinizi boşu boşuna önemsiz hissetmezsiniz, aslında hiç de önemli olmayan birkaç gölgeyle vakit geçirmek uğruna.

Zaten terkedilmiyorsanız,zaman geçtiğinde ve his perdesi kalktığında hala ordaysa siluetler,  yalnız değilsiniz ve onlar siluet, hayalet veya gölge değil düpedüz 'gerçek'ler. Bir toz bulutuna kapılıp yok olmayacaklarına emin olabilirsiniz ve hayatınızda yeterince gerçek olduğunda inandığınızda artık aramaktan vazgeçebilirsiniz, geçmelisiniz. Artık benim de yapmaya çalışacağım gibi...

Benim çıkardığım ders budur...

"Gerçekler acıdır" derler, belki de öyledir; acıdır, acıtır ama eminim ki hayaletlerden, siluetlerden ve gölgelerden daha az zararlıdır onlar çünkü hayatınızı oyun, sizi oyuncak etmezler, sayıları azdır ama asla kolay değildir gerçekler, bulması ÇOK zordur ve ÇOK zaman alır... Sonuçta size kalan ise güvendir; hayata, kendinize ve seçimlerinize duyulan...

(Kendime Aferin: İyi ki vazgeçmemişim yazmaktan... İçimi dökmekmiş asıl istediğim, cesurca...)

20 Ekim 2009 Salı

Lazy Lazy Lazy Jane...


Bu aralar kendimi o kadar uyuşuk ve tembel hissediyorum ki  kaldı ki evden dışarı çıkmak, yatağımdan çıkmaya bile üşenir oldum... Gitgide bir 'Lazy Jane' olma yolunda ilerliyorum emin adımlarla... İşe yarar hiçbir şey yapmadan geçiyor günlerim, kendime tatil ilan ettim hayatı, şimdilik... Zorunlu şeyler dışında pek bir şey yapmak gelmiyor içimden. Birşeyler okumak ya da yazmaya çalışmak yetiyor bana.

Bu tatil yüzünden kendimi hiç de suçlu hissetmiyorum, aksine çok iyi bir şey yapmış gibi hissediyorum kendimi. Ne de olsa; 

değil midir aslında?

Ben bu düşünceye sığınıyor, çok sakin ve de uyuşuk geçirdiğim tatilime devam ediyorum...

Enjoy life every moment you breathe... (Whether it's a holiday or not!)


8 Ekim 2009 Perşembe

Yoruldum sanki...

Sabahtan beri düzenlemeye çalıştığım profilim sonucunda ağrıyan boynum ve yazıp yazmama konusundaki  kararsızlığım bloguma yazdığım ilk yazının manasızlığıyla yakından ilgili...  Ama madem başladım, yazmak zorundayım sanırım...

Neden bu kadar uğraştım bilmiyorum, belki hayatıma yeni bir şeyler katmak istedim. Fakat çok uğraştırdı beni!  Uygun bir resim ve yazı formu bulmak, renkleri seçmek derken nerdeyse iki saat geçti... Seçeneklerin daha çok olduğunu düşünemiyorum bile!  İşin içine kararsızlık ve aradıklarımı bulma konusundaki ısrarcılık girince uzadı gitti... Sonucu güzel olur umarım... Benim planım güzel olması çünkü...  Benim için güzel, çirkin, özel, özensiz, gerekli, gereksiz, mantıklı, mantıksız her şey burda yer alacak, en azından plan böyle.

Planı uygulamak için de zinde olmak gerek sanırım, zinde olmak için de birazcık uyku... İyigeceler sevgili günlük... İlk yazı, saçmalama ve birazcık umut; bu günlerde bende çok bulunmayan şey yani...

7 Ekim 2009 Çarşamba

"İnsanın bir blogu olması hissi"

"İnsanın bir blogu olması hissi"ni deneyimlemeye çalışmak:

Paha biçilemez...