6 yıl önce
4 Kasım 2010 Perşembe
Yeni Blogum Hayırlı Olsun!
Sadece parfümlerden bahsedeceğim yeni bloguma Heaven Scents Fragratics adını vermeyi uygun gördüm... Anlam olarak da 'cennetten gelmiş kadar güzel kokuları inceleyen bilim dalı' gibi bir anlamı olmasını istedim. İyi etmişim... Severek yazacağım. Çok seversem ingilizcesini de yazacağım. Aferin.
31 Ekim 2010 Pazar
20 Ekim 2010 Çarşamba
Yaşlanıyorum?
Tahammülsüzlük denen şey bu aralar başıma en çok gelen şey. Yaşla mı yaşanmışlıkla mı ilgilidir bilmem ama artık insanların saçma sapan konuşmalarına müdahele etmek, aptal tavırlarına bir dur demek istiyorum. Katlanamıyorum çünkü, hoşgörü gösteremiyorum, bu yüzden de kaçıyorum bu insanlardan, ortamlardan. Hayatıma yeni kişiler sokmak da istemiyorum, yeni insanlara verdiğim o ufacık şansı da bir çırpıda silip atıyorum, çünkü biliyorum ki tahammül sınırlarımı zorlayacaklar...
Eskiden herkese, herşeye hoşgörüyle yaklaşan ben, herkesin en aptalca davranışlarındaki olumluyu görmeye calışan ben, nasıl oldu da bu hale geldim bilemiyorum. Sanırım yoruldum. İnsanlardan yoruldum, onları tanımaya anlamaya çalışmaktan, kimse kırılmasın, üzülmesin diye kendimi yıpratmaktan yoruldum. Şu ana kadar hayatıma girmiş olanlar bana yeter artık gibi geliyor. Onlar beni hayatlarına kattılar bir şekilde, ben de onları ve bu kadar kişi bana yeter. Fazlasına ihtiyacım yok, çünkü artık dünyam küçücük.
Eskiden neredeyse telefon rehberimdeki herkesin doğum gününü kutlardım, etrafımdaki tanıdığım, bildiğim herkesin. Özel günlerde herkesi arardım, mutlu olmalarını isterdim çünkü. Fakat artık istemiyorum, içimden gelmiyor, gerek duymuyorum. Kendimi kapattım ve bir daha da açmayı düşünmüyorum. İnsanlıktan çıkmışım gibi hissediyorum ama böyle. Bir an çok uzaklardaki ya da çok uzun süredir görmediğim bir arkadaşı aramak geliyor içimden. O an çok mutlu hissediyorum fakat sonra buna gerek olmadığını ve onun bensiz bir hayatı olduğunu farkediyorum. Benim onun hayatında olmam onun için bir şey değiştirmeyecek, tıpkı onun benim hayatımda olmasının da benim için bir şey değiştirmeyeceği gibi. Ve vazgeçiyorum. Ve yoluma devam ediyorum.
Sanırım asıl aradığım şey beni yormayacak insanlar. Böyle insanlarla tanışınca işler kendiliğinden ilerliyor zaten, çaba sarfetsek de yorulmadan, yıpranmadan. Çünkü onlara tahammül edebiliyorum bir şekilde; çünkü onlar da bana tahammül edebiliyor. Ben de dünyadaki en iyi ve en normal insan değilim sonuçta! Fakat bu insanlarla karşılaşmak gerçekten çok ama çok zor benim için. Ama bir kez karşılaşınca birbirimizin hayatlarındaki yerini almış oluyoruz hiç farketmeden, zorlanmadan ve zorlamadan sınırları. Sanırım artık doğru olanı yapmayı öğreniyorum. Sadece hakedenlere gereken değeri vermem, diğerleriniyse umursamamam gerekiyor, ya da ben öyle zannediyorum. Ya da sadece büyüyor, yaşlanıyorum...
6 Haziran 2010 Pazar
5 Haziran 2010 Cumartesi
Bir Gün Bir Tasvir
Söze başlamanın pek de zor olduğu bir zamanda, yazmayı hiç de hayal etmediğim bir mekanda sizlerle buluşmaktan mutlu olduğumu belirterek ilk cümlelerimi kağıda (bloga) döküyorum. Bu cümleden anlaşılması gereken ilk şey yazmayı özlemiş olduğumdur, çünkü saçmalamanın doruklarındayım şu an. İçinde bulunduğum durumu, mekanı, hisleri -ve hatta giysileri- herşeyi tasvir etmeye çalışmak istiyorum. Müsadenizle...
Öncelikle hava çok çok çok sıcak, yani en sevmediğimden! Evde olamadığım için şortumu ve bana iki beden büyük gelen tişörtümü giyip yayılamıyorum, ve yine evde olmadığım için saçım açık dolaşmak zorundayım ortalarda bu havada, maazallah, karizmam kaçar at kuyruğu yaparsam! Bu yüzden son derece rahatsız -ama asla hafta içindekinden rahatsız değil- kıyafetler içindeyim. Spor ayakkabılarımın içinde ayaklarım pişti, çıkarıp elime almak üzereyim. Dı dım dım dı dımm... Az Sonra! Pantolonumu seviyorum ama üstüne giydiğim beyaz tişört yüzünden bütün şişkoluğum meydana çıktı sanki, keşke giymeseymişim, rahatsız hissediyorum işte! Neyse ki oturduğum yer rahat, heryerde kitaplar var, kendi hallerinde kimseyi umursamadan sohbet eden insanlar masalarda ve yüz yıldır buraya geldiğim için tek tek isimleriyle hitap edebildiğim garsonlar. Ve tabii ki minik beyaz kompüterim ve internet! Hepimiz burdayız, buyurmaz mısınız?
Bu havada normal insanlar ne içer? Harareti keser der, çay içerler veya gazoz, kola, ice-tea ve türevleri soğuk meşrubatlar, bilemediz su içerler en soğuğundan. Ben ne içiyorum dersiniz? Süt! Evet, süt içiyorum, buz gibi ohh...(Süt çocuğuuu... esprilerini duyar gibi oldum, lütfen yapmayın!) Benden başka sıcak havalarda soğuk süt içen birileri var mıdır merak ediyorum. Yine de böyle bir havada heryeri kitapların kapladığı bir kafede, bedenen rahatsız olsam da ruhen rahat olduğum bir ortamda süt içiyor olmaktan hiç de şikayetçi değilim. Tek başımayken yapabileceğim en iyi iş burada oturup vakit geçirmek, beklediklerim gelene kadar.
Arkadaşım E.nin gelmesini bekliyorum aslında.Onunla birlikte benim çalıştığım yere gidip, iş başvurusunda bulunacağız. Kanına girdim kızcağızın! Ah bu ben! Önce iş başvurusunu hallederiz, ondan sonra da pasaport için çektirdiğim her kritere uygun (kulaklarım bile görünüyor -ki çoğu insan benim kulağım olduğunu bile bilmez- ) vesikalık fotoğraflarımı alırız diye düşünüyorum. 4:30 civarı hazır olacağını söylemişti fotoğrafçı. Daha sonra da belki biraz oturur, sonra da eve döneriz, o kısmı henüz bilemiyorum .
Aslında canım buz gibi bir bira çekiyor böyle bir havada ama arkadaşım E. pek de birasever bir insan değil, o yüzden birkaç gün daha sabredip sevgilimle ya da B. ile içmeyi bekleyebilirim sanırım, ben de çok alkolsever bir insan değilim neticede.
Kendimi bir garip hissediyorum bu aralar, hem eve gitmek istiyorum hem de gitmeyi hiç istemiyorum mesela. Ya da hem bu şehirden kaçıp gitmek istiyorum, hem de ailemi bırakıp gitmek istemiyorum. Hem verdiğim sözü tutup Amerika'ya gitmek istiyorum, hem de hiç doğru bir zaman olmadığını düşünüyorum. Hem para harcamamam gerektiğini düşünüyorum, hem de her dışarı çıktığımda bir şeyler alıyorum küçük de olsa, ya da bir ihtiyaç çıkıyor ortaya. Hem her aklımdan geçeni buraya yazmak istiyorum, hem de yazmaya çok ama çok üşniyorum. Bu ve bunun gibi bir sürü şey işte. Mesela kendimi şu an çok iyi hissediyorum ama en fazla iki saat içinde çok kötü hissedeceğimden eminim. Saçma sapan bir şeyi kafama takıp ağlayabilirim bile!
Neyse, daha fazla uzatmayayım, tasvirim burada bitiyor, arkadaşları kapıda bekletmek olmaz. İşler var yapılacak.
Sağlıcakla...
Öncelikle hava çok çok çok sıcak, yani en sevmediğimden! Evde olamadığım için şortumu ve bana iki beden büyük gelen tişörtümü giyip yayılamıyorum, ve yine evde olmadığım için saçım açık dolaşmak zorundayım ortalarda bu havada, maazallah, karizmam kaçar at kuyruğu yaparsam! Bu yüzden son derece rahatsız -ama asla hafta içindekinden rahatsız değil- kıyafetler içindeyim. Spor ayakkabılarımın içinde ayaklarım pişti, çıkarıp elime almak üzereyim. Dı dım dım dı dımm... Az Sonra! Pantolonumu seviyorum ama üstüne giydiğim beyaz tişört yüzünden bütün şişkoluğum meydana çıktı sanki, keşke giymeseymişim, rahatsız hissediyorum işte! Neyse ki oturduğum yer rahat, heryerde kitaplar var, kendi hallerinde kimseyi umursamadan sohbet eden insanlar masalarda ve yüz yıldır buraya geldiğim için tek tek isimleriyle hitap edebildiğim garsonlar. Ve tabii ki minik beyaz kompüterim ve internet! Hepimiz burdayız, buyurmaz mısınız?
Bu havada normal insanlar ne içer? Harareti keser der, çay içerler veya gazoz, kola, ice-tea ve türevleri soğuk meşrubatlar, bilemediz su içerler en soğuğundan. Ben ne içiyorum dersiniz? Süt! Evet, süt içiyorum, buz gibi ohh...(Süt çocuğuuu... esprilerini duyar gibi oldum, lütfen yapmayın!) Benden başka sıcak havalarda soğuk süt içen birileri var mıdır merak ediyorum. Yine de böyle bir havada heryeri kitapların kapladığı bir kafede, bedenen rahatsız olsam da ruhen rahat olduğum bir ortamda süt içiyor olmaktan hiç de şikayetçi değilim. Tek başımayken yapabileceğim en iyi iş burada oturup vakit geçirmek, beklediklerim gelene kadar.
Arkadaşım E.nin gelmesini bekliyorum aslında.Onunla birlikte benim çalıştığım yere gidip, iş başvurusunda bulunacağız. Kanına girdim kızcağızın! Ah bu ben! Önce iş başvurusunu hallederiz, ondan sonra da pasaport için çektirdiğim her kritere uygun (kulaklarım bile görünüyor -ki çoğu insan benim kulağım olduğunu bile bilmez- ) vesikalık fotoğraflarımı alırız diye düşünüyorum. 4:30 civarı hazır olacağını söylemişti fotoğrafçı. Daha sonra da belki biraz oturur, sonra da eve döneriz, o kısmı henüz bilemiyorum .
Aslında canım buz gibi bir bira çekiyor böyle bir havada ama arkadaşım E. pek de birasever bir insan değil, o yüzden birkaç gün daha sabredip sevgilimle ya da B. ile içmeyi bekleyebilirim sanırım, ben de çok alkolsever bir insan değilim neticede.
Kendimi bir garip hissediyorum bu aralar, hem eve gitmek istiyorum hem de gitmeyi hiç istemiyorum mesela. Ya da hem bu şehirden kaçıp gitmek istiyorum, hem de ailemi bırakıp gitmek istemiyorum. Hem verdiğim sözü tutup Amerika'ya gitmek istiyorum, hem de hiç doğru bir zaman olmadığını düşünüyorum. Hem para harcamamam gerektiğini düşünüyorum, hem de her dışarı çıktığımda bir şeyler alıyorum küçük de olsa, ya da bir ihtiyaç çıkıyor ortaya. Hem her aklımdan geçeni buraya yazmak istiyorum, hem de yazmaya çok ama çok üşniyorum. Bu ve bunun gibi bir sürü şey işte. Mesela kendimi şu an çok iyi hissediyorum ama en fazla iki saat içinde çok kötü hissedeceğimden eminim. Saçma sapan bir şeyi kafama takıp ağlayabilirim bile!
Neyse, daha fazla uzatmayayım, tasvirim burada bitiyor, arkadaşları kapıda bekletmek olmaz. İşler var yapılacak.
Sağlıcakla...
7 Mayıs 2010 Cuma
Yine, Yeni, Yeniden...
Merhabalar efendim, sonunda döndüm buralara. Ara ara ufacık başlıklar atıp taslaklara kaçtım. Bir türlü yazamadım büsbütün, olmadı. Hala da pek olacak gibi bir his yok içimde ya neyse...
Yazacaklarım da çok birikti,yapacaklarım da ama nerden başlasam bilemiyorum bir türlü. Bir başlayabilsem devamı gelecek gibi ama olmuyor, olamıyor. Yapmam gerekenleri maddelesem, daha kolay olacak sanki. Deneyelim... Başlıyorum.
1) İlk yapılacak işim doktora gitmek olmalı sanırım, saçma sapan ağrılardan muzdaribim. Dev boyuttaki çantaları taşımaktan -ki bunların içinde genelde tonlarca eşya barındırırım asla kullanmıyor olsam da! bkz.makyaj malzemeleri. - boynumu ve omuzlarımı uzun süre önce kaybettim. Midem (her zamanki gibi) bir garip. Bulansa mı bulanmasa mı, ağrısa mı ağrımasa mı o da bilemiyor artık ne yapacağını. Tamam, karar verilmiştir. Doktor, madde 1.
2) Dolaplarım. Doktordan sonra ilk işim işyerimdeki dolaplarımı bir düzene sokmak olmalı sanırım. Yakında içlerinde kendimi kaybedeceğim; dolaplar dolaplıktan, kitaplar kitaplıktan çıkalı çok oldu! Trakylılar'ın süper bir lafı vardır dağınıklık konusuyla ilgili, izninizle paylaşmak istiyorum kulağa pek hoş gelmiyor olsa da. "Kedi enceğini kaybetse bulamaz" efendim benim dolaplarımda. Dolaplar 2. madde.
3) Off... Bir de başıma pencere belası çıktı! Tam da unutmuştum! Hay bin kunduz! (Hep kullanmak istemiştim bu lafı, kısmet bugüneymiş.) Odamın pencereleri değişecek, PVC (nam-ı diğer pimapen) olacak, dolayısıyla da benim bütün kitaplığı boşaltmam (ki neredeyse 1000 kitaptan sözediyorum!) ve yatağım pencerenin önünde olduğundan birkaç gün boyunca eğrile büğrüle salondaki koltukta yatmam gerekecek. HAY BİN KUNDUZ!
4) Ve pasaport 4. maddeye gidiyor... Amerika'daki kuzenimi ziyaret edeceğim için kasım ayında, pasaport ve vize işlemlerini biran önce halletmem gerek. Kasım ayı oldukça uzak, biran öncelik bir durum yok gibi görünüyor ama Amerikalı bunlar, ne olur ne olmaz, vize olayını uzatırlarsa biletler yanar, planlar suya düşer, ben de düştükleri suyu buzdolabında bir güzel soğutup tek seferde içiveririm 'oh yarasın' diye diye (veya kaynatıp kafamdan aşağıya boca da edebilirim, neyse... ). Pasaport - vize 4. Madde.
5) Aaa.. Rezalet! İlk madde olucak olan kaldı mı beşe! Pazar günü anneler günü! Dolayısıyla benim yarın dışarıya çıkıp anneme işine (aslında işimize kih kih...) yarayacak bir hediye almam gerek! Şaç maşası ve türevleri gibi bir fikrim var, umarım aradığım gibi bir şey bulabilirim. 5. Madde ilk maddeyle yer değiş bakayım. Hah, aferin.
6) Kararsız maddeye geldik işte. Ben hazır Amerika'ya gitmişken ordan bir de İskoçya'ya geçip artık yüzyıllardır orada yaşıyormuş gibi hissettiğim ve aynı oranda da özlediğim arkadaşım E.'i de ziyaret etsem mi acaba demeden edemiyorum! Ama bir de onun için vize almam gerekecek, bu da ekstra harcamalar demek, o yüzden bilemiyorum. Ama gerçekten de harika bir gezi olurdu...
Neyse, şimdilik 6 madde bana yeter de artar bile, zira bunları yapabilmek bile kimbilir kaç günümü alacak. İşlerden vakit bulabilirsem, güncelleyeceğim yazılarımı. Şimdilik hoşçakalın efendim.
Esenlikler diliyorum...
Yazacaklarım da çok birikti,yapacaklarım da ama nerden başlasam bilemiyorum bir türlü. Bir başlayabilsem devamı gelecek gibi ama olmuyor, olamıyor. Yapmam gerekenleri maddelesem, daha kolay olacak sanki. Deneyelim... Başlıyorum.
1) İlk yapılacak işim doktora gitmek olmalı sanırım, saçma sapan ağrılardan muzdaribim. Dev boyuttaki çantaları taşımaktan -ki bunların içinde genelde tonlarca eşya barındırırım asla kullanmıyor olsam da! bkz.makyaj malzemeleri. - boynumu ve omuzlarımı uzun süre önce kaybettim. Midem (her zamanki gibi) bir garip. Bulansa mı bulanmasa mı, ağrısa mı ağrımasa mı o da bilemiyor artık ne yapacağını. Tamam, karar verilmiştir. Doktor, madde 1.
2) Dolaplarım. Doktordan sonra ilk işim işyerimdeki dolaplarımı bir düzene sokmak olmalı sanırım. Yakında içlerinde kendimi kaybedeceğim; dolaplar dolaplıktan, kitaplar kitaplıktan çıkalı çok oldu! Trakylılar'ın süper bir lafı vardır dağınıklık konusuyla ilgili, izninizle paylaşmak istiyorum kulağa pek hoş gelmiyor olsa da. "Kedi enceğini kaybetse bulamaz" efendim benim dolaplarımda. Dolaplar 2. madde.
3) Off... Bir de başıma pencere belası çıktı! Tam da unutmuştum! Hay bin kunduz! (Hep kullanmak istemiştim bu lafı, kısmet bugüneymiş.) Odamın pencereleri değişecek, PVC (nam-ı diğer pimapen) olacak, dolayısıyla da benim bütün kitaplığı boşaltmam (ki neredeyse 1000 kitaptan sözediyorum!) ve yatağım pencerenin önünde olduğundan birkaç gün boyunca eğrile büğrüle salondaki koltukta yatmam gerekecek. HAY BİN KUNDUZ!
4) Ve pasaport 4. maddeye gidiyor... Amerika'daki kuzenimi ziyaret edeceğim için kasım ayında, pasaport ve vize işlemlerini biran önce halletmem gerek. Kasım ayı oldukça uzak, biran öncelik bir durum yok gibi görünüyor ama Amerikalı bunlar, ne olur ne olmaz, vize olayını uzatırlarsa biletler yanar, planlar suya düşer, ben de düştükleri suyu buzdolabında bir güzel soğutup tek seferde içiveririm 'oh yarasın' diye diye (veya kaynatıp kafamdan aşağıya boca da edebilirim, neyse... ). Pasaport - vize 4. Madde.
5) Aaa.. Rezalet! İlk madde olucak olan kaldı mı beşe! Pazar günü anneler günü! Dolayısıyla benim yarın dışarıya çıkıp anneme işine (aslında işimize kih kih...) yarayacak bir hediye almam gerek! Şaç maşası ve türevleri gibi bir fikrim var, umarım aradığım gibi bir şey bulabilirim. 5. Madde ilk maddeyle yer değiş bakayım. Hah, aferin.
6) Kararsız maddeye geldik işte. Ben hazır Amerika'ya gitmişken ordan bir de İskoçya'ya geçip artık yüzyıllardır orada yaşıyormuş gibi hissettiğim ve aynı oranda da özlediğim arkadaşım E.'i de ziyaret etsem mi acaba demeden edemiyorum! Ama bir de onun için vize almam gerekecek, bu da ekstra harcamalar demek, o yüzden bilemiyorum. Ama gerçekten de harika bir gezi olurdu...
Neyse, şimdilik 6 madde bana yeter de artar bile, zira bunları yapabilmek bile kimbilir kaç günümü alacak. İşlerden vakit bulabilirsem, güncelleyeceğim yazılarımı. Şimdilik hoşçakalın efendim.
Esenlikler diliyorum...
28 Şubat 2010 Pazar
Bunaltı...
Hayatımdaki tüm fazlalıklar, gereksiz hisler, ağırlıklar çıkıp gitsin istiyorum... Mümkünse bir daha benim diyarıma uğramasınlar. Rahat bıraksınlar beni... Her şeyi atmaya başlıyorum yavaş yavaş, dolabımdan, sonra hayatımdan ve en son da zihnimden. Toplamaktan, biriktirmekten bıktım usandım; yoruldum... Hafiflemek benim de hakkım...
Bazen gözlerimi kapatıp her şeyi unutmak istiyorum, bazen de sağır olmak ama bu ara en çok istediğim şey aklımı kaybetmek. Şizofren olmak nasıl bir şey diye merak ediyorum mesela, başka bir boyutta kimsenin ulaşamayacağı, hükmedemeyeceği, anlayamayacağı bir dünyada, gerçeklikte yaşamak istiyorum...
Bazense sadece deli olduğumu hayal ediyorum. Tek başıma dolanmak sokaklarda, üzerimde bir çul, umursuzca kendi kendime konuşmak istiyorum... Bana bakanlara, gülenlere, benimle ilgili konuşanlara öyle bir vurmak istiyorum ki; ağızları burunları dağılsın, kan içinde kalsın her yanları istiyorum, sonra da oturup gülmek çılgınca... Ama hiçbir şey düşünmemek, sadece gülmek...
Bazen de otistik olmak istiyorum... Bir tek şeye odaklanmak, sadece onu bilmek, onu sevmek ve başka hiçbir şeyi anlamamak, düşünmemek... Beni sakinleştirmeye çalışacak, bana dokucak her eli kırmak istiyorum, bağırmak çığlık çığlığa, kontrolsüzce ağlamak...
Çok yoruldum, bunaldım... Kurtulmaya çalışıyorum ama zamana ihtiyacım var... Her şey- hâlâ- çok monoton, sıradan ve normal... Artık anormal olmak istiyorum... Meraktayım. Devrelerim ne zaman yanacak bekliyorum...
Bazen gözlerimi kapatıp her şeyi unutmak istiyorum, bazen de sağır olmak ama bu ara en çok istediğim şey aklımı kaybetmek. Şizofren olmak nasıl bir şey diye merak ediyorum mesela, başka bir boyutta kimsenin ulaşamayacağı, hükmedemeyeceği, anlayamayacağı bir dünyada, gerçeklikte yaşamak istiyorum...
Bazense sadece deli olduğumu hayal ediyorum. Tek başıma dolanmak sokaklarda, üzerimde bir çul, umursuzca kendi kendime konuşmak istiyorum... Bana bakanlara, gülenlere, benimle ilgili konuşanlara öyle bir vurmak istiyorum ki; ağızları burunları dağılsın, kan içinde kalsın her yanları istiyorum, sonra da oturup gülmek çılgınca... Ama hiçbir şey düşünmemek, sadece gülmek...
Bazen de otistik olmak istiyorum... Bir tek şeye odaklanmak, sadece onu bilmek, onu sevmek ve başka hiçbir şeyi anlamamak, düşünmemek... Beni sakinleştirmeye çalışacak, bana dokucak her eli kırmak istiyorum, bağırmak çığlık çığlığa, kontrolsüzce ağlamak...
Çok yoruldum, bunaldım... Kurtulmaya çalışıyorum ama zamana ihtiyacım var... Her şey- hâlâ- çok monoton, sıradan ve normal... Artık anormal olmak istiyorum... Meraktayım. Devrelerim ne zaman yanacak bekliyorum...
25 Şubat 2010 Perşembe
Zaman Geçse ve Biz Büyüsek...
Zaman geçse ve biz büyüsek...
Bakalım ne değişecek hayatımızda...
İstediğimiz yerde ve istediğimiz insanlarla olabilecek miyiz acaba? Hayalimizdeki gibi mi olacak herşey? Yoksa hayat bize acı bir oyun mu oynayacak? Savaş mı olacak yoksa barış mı? Yetecek mi kazancımız bize? Yalnız mı kalacağız küçücük bir apartman dairesinde? Camdan bakarak mı geçecek günlerimiz, iç çekerek mi, yoksa sahip olabilecek miyiz istediğimiz dükkana? Evde mi oturacağız acaba, çeviriler yapıp, yazılar yazıp çocuk bakarak, yemek yaparak mı geçecek günlerimiz? Mutlu bir ailede mi yaşlanacağız? Bir ailemiz, çocuklarımız, evimiz, bahçemiz, köpeğimiz, kedimiz, arabamız olacak mı mesela? Yoksa bin bir şehri dolaşıp dünyada, fotoğraflar mı çekeceğiz tek başımıza, elimizde bir bavulla?
Daha ne kadar bizimle olacak sevdiklerimiz? Yaşlanacaklar mı yanıbaşımızda, uzakta mı olacağız yoksa? Tartışmalar olacak mı yine, uzlaşabilecek miyiz? Konuşabilecek miyiz? Gerçekten hissettiklerimizi söyleyebilecek miyiz onlara? Söylemediğimiz iyi şeyler ve söylediğimiz kötü şeyler için pişman olacak mıyız? Kalbimiz kırılacak gittiklerinde, onarabilecek miyiz? Dayanabilecek miyiz yokluklarına? Hangi anılarımızı hatırlayacağız? Mutlu olduğumuzda mı üzüldüğümüzde mi ağlayacağız?
Ne olacak bize? 50 yaşına geldiğimizde nasıl hissedeceğiz mesela? Memnun olacak mıyız yaptıklarımızdan yoksa pişmanlıklarla mı dolacak kalbimiz? Memur mu olacağız masa başında yoksa müdür mü bir okulda? Ya da kendi işimiz mi olacak, batıracak mıyız sonunda? Miras bırakabilecek miyiz torunlarımıza (olur da bir gün olursa) ? Kimler olacak yanımızda? Kim tutacak elimizi ihtiyaç duyduğumuzda? Sağlıklı mı olacağız acaba, yoksa bağımlı mı, yatağa, başkalarına? Ya da o kadar yaşayabilecek miyiz? Yoksa can mı vereceğiz bir trafik kazasında veya yolda serseri bir kurşunla?
Zaman geçse ve biz büyüsek, cevaplansa sorular, düşünmesek, düşünmesek, yalnızca yaşasak ve görsek...
Bakalım ne değişecek hayatımızda...
İstediğimiz yerde ve istediğimiz insanlarla olabilecek miyiz acaba? Hayalimizdeki gibi mi olacak herşey? Yoksa hayat bize acı bir oyun mu oynayacak? Savaş mı olacak yoksa barış mı? Yetecek mi kazancımız bize? Yalnız mı kalacağız küçücük bir apartman dairesinde? Camdan bakarak mı geçecek günlerimiz, iç çekerek mi, yoksa sahip olabilecek miyiz istediğimiz dükkana? Evde mi oturacağız acaba, çeviriler yapıp, yazılar yazıp çocuk bakarak, yemek yaparak mı geçecek günlerimiz? Mutlu bir ailede mi yaşlanacağız? Bir ailemiz, çocuklarımız, evimiz, bahçemiz, köpeğimiz, kedimiz, arabamız olacak mı mesela? Yoksa bin bir şehri dolaşıp dünyada, fotoğraflar mı çekeceğiz tek başımıza, elimizde bir bavulla?
Daha ne kadar bizimle olacak sevdiklerimiz? Yaşlanacaklar mı yanıbaşımızda, uzakta mı olacağız yoksa? Tartışmalar olacak mı yine, uzlaşabilecek miyiz? Konuşabilecek miyiz? Gerçekten hissettiklerimizi söyleyebilecek miyiz onlara? Söylemediğimiz iyi şeyler ve söylediğimiz kötü şeyler için pişman olacak mıyız? Kalbimiz kırılacak gittiklerinde, onarabilecek miyiz? Dayanabilecek miyiz yokluklarına? Hangi anılarımızı hatırlayacağız? Mutlu olduğumuzda mı üzüldüğümüzde mi ağlayacağız?
Ne olacak bize? 50 yaşına geldiğimizde nasıl hissedeceğiz mesela? Memnun olacak mıyız yaptıklarımızdan yoksa pişmanlıklarla mı dolacak kalbimiz? Memur mu olacağız masa başında yoksa müdür mü bir okulda? Ya da kendi işimiz mi olacak, batıracak mıyız sonunda? Miras bırakabilecek miyiz torunlarımıza (olur da bir gün olursa) ? Kimler olacak yanımızda? Kim tutacak elimizi ihtiyaç duyduğumuzda? Sağlıklı mı olacağız acaba, yoksa bağımlı mı, yatağa, başkalarına? Ya da o kadar yaşayabilecek miyiz? Yoksa can mı vereceğiz bir trafik kazasında veya yolda serseri bir kurşunla?
Zaman geçse ve biz büyüsek, cevaplansa sorular, düşünmesek, düşünmesek, yalnızca yaşasak ve görsek...
11 Şubat 2010 Perşembe
Trouble is a friend...
"Trouble, he will find you, no matter where you go
No matter if you're fast, no matter if you're slow
The eye of the storm or the cry in the mourn
You're fine for a while but you start to lose control...
He's there in the dark, he's there in my heart
He waits in the wings, he's gotta play a part
Trouble is a friend, yeah, trouble is a friend of mine..."
Ne güzel demiş şarkıcı kişi (Lenka diye birisi). Pek sevmem böyle şarkıları, müzik hep aynı, monoton ama bu nedense hoşuma gitti...
Çünkü gerçekten de ' Trouble is a friend of mine'...
7 Şubat 2010 Pazar
Tim Burton - Vincent
Dost'ta dolaşırken geçen gün, içinde Edgar Allan Poe'nun tüm şiirleri ve çevirilerinin olduğu bir kitap gördüm, çevirileri görüp dehşete kapıldım, nasıl bu kadar ruhsuz çevrilebilir diye ama Raven - Kuzgun gözüme takılınca şiirlerin arasında herşeyi unuttum, Vincent 'ı hatırladım ve mutlu oldum... Dolayısıyla da paylaşmak istedim.
Tim Burton'ın bu harika kısa animasyonunu izlerken, müthiş şiirini de Vincent Price'ın sesinden ve yorumundan dinleyiniz efendim...
Keyifle...
NOT: Altyazıların işinizi kolaylaştıracağını umarım...
Tim Burton'ın bu harika kısa animasyonunu izlerken, müthiş şiirini de Vincent Price'ın sesinden ve yorumundan dinleyiniz efendim...
Keyifle...
NOT: Altyazıların işinizi kolaylaştıracağını umarım...
1 Şubat 2010 Pazartesi
True Blood vs Twilight
Bu arada unutmadan; True Blood ve Twilight'ı karşılaştırmışlar bir yerde, okudum çok hoşuma gitti, sizlerle de paylaşayım istedim... Çok eğlenceli gerçekten. Buyrunuz...
Vampires, Twilight & True Blood
Efendim, öncelikle belirtmek isterim ki ; I'm a fanglover... Ama biliyoruz ki 'God hates fangs'...
Ben küçükken oldukça hareketli bir çocuktum ve diğer çocukların aksine garip oyunlar oynar ve etrafımdaki diğer 'gönüllü' insanları da bu garip oyunlara alet ederdim...
Millet evcilik oynarken ya da doktorculuk, öğretmencilik ben kovboyculuk oynardım, prensesçilik, cadıcılık, dedektifçilik... Calamity Jane, kötü profesör, dedektif, cadı, büyücü falan olurdum, büyük kuzenlerin yanındayken de prenses, çünkü cadı rollerini onlar kapar beni yakalayıp yerlerdi falan...
Bahçenin duvarlarından atlar, asitli göllerden, eriyen kapılardan geçer, büyüler yapar, ellerinde kılıçlar, tabancalarla ordan oraya koşar, büyüteçlerle ipucu aramak zorunda kalırdı benimle oynayan çocuklar. Evcilik de oynadığımız olurdu tabi bebeklerle, çay setleriyle evde oturup... Ama genelde bu tarz oyunları daha bir severdim ben... Hatta babam bana üzerinde 'Özel Dedektif D.T.' yazan bir kimlik bile yapmıştı.
Böyle oyunları da filmleri de çizgi filmleri de çok severdim ben, içinde özel dedektifler, kovboylar, cadılar,ejderhalar, canavarlar olan... Macera dolu, doğaüstü şeylere bir ilgim vardı hep, ne zaman nasıl ve 'neden' başladı bilmiyorum ama... Tek bildiğim şey normal olmayan şeyleri ben hep sevdim, hala da çok severim.
Neyse, vampir sevdasına düşmem de doğaüstü şeylere bayıldığım bu zamanlara denk geliyor işte. 'Küçük Vampir' diye bir kitap aldığımı, Vampirella, Korku gibi çizgi romanları okuduğumu hatırlıyorum sık sık... Dolayısıyla benim bir Fanglover olmam hiç de şaşırtıcı değil benim için.
Vampir denen yaratığı seviyorum çünkü: Çok gizemli, aynı zamanda hem çok güçlü hem de çok zayıf. Yani yüzyıllardır yaşıyor, dünyanın tüm sırlarını biliyor neredeyse, olan biten herşeye tanıklık etmiş ama güneşe çıkamıyor çünkü 'lanetli'; sadece geceleri yaşamaya ve avlanmaya mahkum.
Yüzyıllar boyunca insanlar onların yaşadıkları yerleri bulup kalplerine tahta bir kazık çakarak onları öldürmeye çalışmış. Canavar oldukları anlaşıldığında başka yerlere gitmek zorunda kalmışlar yaşamlarına devam etmek için. Bu arada insanları kandırmayı da ihmal etmemişler tabii ölümsüzlük vaadleriyle, kendilerine onlarca gönüllü bulmuşlar onlar için çalışan veya kanlarını emebilecekleri. Bunlar zaten bilinen şeyler herkes tarafından ama bu aralar değişik türde vampirler çıkıyor piyasaya ve ben çok şaşırıyorum...
Yeni bir vampir furyası başladı şu Twilight Saga ile... Öncelikle vampir denen şey lanetlidir, karanlığa mahkumdur, dolayısıyla güneşe çıkıp 'parlayamaz'. Ama aşık olabilir, ona lafım yok. Bu aşk da sanıldığı gibi evlenip çocuk sahibi olmakla sonuçlanmaz! Çünkü vampirler 'ölü'dür! Çocuk sahibi olmak demek onlar için yeni vampirler üretmek demektir, kanını emdikleri insanı vampire dönüştürürlerse bu yeni vampirler onların 'çocukları' sayılır! Yani normal bir şekilde bir ölümlü gibi ilişkiye girip çocuk sahibi olamazlar!
Fakat aşık olurlar çünkü ölümlü hallerini, geçmişlerini ve kaybettikerini özlerler, acı çekerler, onları karşılarındaki kurbanla özdeşleştirdiklerinde ise o insana kıymazlar, o insanın kanını içmezler ama başka insanları öldürmeye devam ederler. Çünkü canavardırlar... Kendi ölümlülüklerini, karşılarındaki insanın yaşamından izlerler. Vampirin aşkı bu yüzdendir. Ama eninde sonunda o ölümlünün de hayatı sona erer, ya doğal yollarla ya da vampire dönüştüğünde. Çünkü ölümlüler vampirlere aşık olur, onların hisleri vardır ve normal insanlara 'ölümsüzlük' çok matah bir şey gibi gelir,sonsuza kadar aşık oldukları adam veya kadınla olmak isterler... Bu yüzden sonuçta pek çoğu vampir olur bu aşıkların.
Twilight'dan çok hoşlanmamamın sebebi bu sanırım... Yani ordaki vampir lanetli değil ki, güzel... (bkz. Bella replik 'You're beautiful...' Onların bir mahkumiyeti yok karanlığa, kan içiyorlar ama eksik işte lanet böyle olmaz... Aşık olmuş Edward, tamam olabilir. Kız ölümlü, olabilir. Onun vampir olmasını istemiyor, mantıklı. Ama hayır efendim güneşte parlayamaz, doğal yollardan çocuk sahibi olamaz... Maalesef her iki film de çok yavaş ilerliyor. İlkinde bir kötü vampir, ikincisinde kurtadam hikayesi çıkardılar ama olmamış, olmuyor, çünkü dediğim gibi bu bir vampir filmi değil, aşk filmi... Zaten pek çok kişi de aşk filmi olduğu için bu kadar seviyor!
Bir de True Blood var. O da çok eğlenceli, ordaki vampirler de hikaye de daha gerçekçi, onda da aşk hikayesi var ama göze batmıyor o kadar. Fakat True Blood'ı izlenebilir kılan şey kesinlikle aşk hikayesi ya da vampirlerin gerçekçiliği değil, pornografi... Cincel içerikli sahneler yüzünden izleniyor daha çok, yani vampir severler vampirler için izliyordur belki ama pek çok kişi cinsel içeriği yüzünden izliyor maalesef... Bütün vampir filmlerinde vardır efendim cinsel içerik, ama bu kadar abartılı değil...
Yani sözün özü benim gibi gerçek 'Fanglover'ların izleyebileceği kaliteli bir vampir filmi-dizisi bu aralar yok... Açıkçası Hunter'ların vampirleri öldürme uğraşını ya da vampir- kurtadam savaşını izlemeyi tercih ederim, çünkü vampir demek kan demek, güç demek, savaş demek...
Şimdilik TruBlood'la idare ediyorum, bazı kısımlarını 'artık bitsin, n'olur birazcık aksiyon görelim! ' diyerek izliyor olsam da! Bir de 'Vampire Diaries' varmış, onu bir deneyeceğim bakalım. Belki azıcık daha iyidir... İzlenimlerimi paylaşacağım efendim...
Sevgiler...
Ben küçükken oldukça hareketli bir çocuktum ve diğer çocukların aksine garip oyunlar oynar ve etrafımdaki diğer 'gönüllü' insanları da bu garip oyunlara alet ederdim...
Millet evcilik oynarken ya da doktorculuk, öğretmencilik ben kovboyculuk oynardım, prensesçilik, cadıcılık, dedektifçilik... Calamity Jane, kötü profesör, dedektif, cadı, büyücü falan olurdum, büyük kuzenlerin yanındayken de prenses, çünkü cadı rollerini onlar kapar beni yakalayıp yerlerdi falan...
Bahçenin duvarlarından atlar, asitli göllerden, eriyen kapılardan geçer, büyüler yapar, ellerinde kılıçlar, tabancalarla ordan oraya koşar, büyüteçlerle ipucu aramak zorunda kalırdı benimle oynayan çocuklar. Evcilik de oynadığımız olurdu tabi bebeklerle, çay setleriyle evde oturup... Ama genelde bu tarz oyunları daha bir severdim ben... Hatta babam bana üzerinde 'Özel Dedektif D.T.' yazan bir kimlik bile yapmıştı.
Böyle oyunları da filmleri de çizgi filmleri de çok severdim ben, içinde özel dedektifler, kovboylar, cadılar,ejderhalar, canavarlar olan... Macera dolu, doğaüstü şeylere bir ilgim vardı hep, ne zaman nasıl ve 'neden' başladı bilmiyorum ama... Tek bildiğim şey normal olmayan şeyleri ben hep sevdim, hala da çok severim.
Neyse, vampir sevdasına düşmem de doğaüstü şeylere bayıldığım bu zamanlara denk geliyor işte. 'Küçük Vampir' diye bir kitap aldığımı, Vampirella, Korku gibi çizgi romanları okuduğumu hatırlıyorum sık sık... Dolayısıyla benim bir Fanglover olmam hiç de şaşırtıcı değil benim için.
Vampir denen yaratığı seviyorum çünkü: Çok gizemli, aynı zamanda hem çok güçlü hem de çok zayıf. Yani yüzyıllardır yaşıyor, dünyanın tüm sırlarını biliyor neredeyse, olan biten herşeye tanıklık etmiş ama güneşe çıkamıyor çünkü 'lanetli'; sadece geceleri yaşamaya ve avlanmaya mahkum.
Yüzyıllar boyunca insanlar onların yaşadıkları yerleri bulup kalplerine tahta bir kazık çakarak onları öldürmeye çalışmış. Canavar oldukları anlaşıldığında başka yerlere gitmek zorunda kalmışlar yaşamlarına devam etmek için. Bu arada insanları kandırmayı da ihmal etmemişler tabii ölümsüzlük vaadleriyle, kendilerine onlarca gönüllü bulmuşlar onlar için çalışan veya kanlarını emebilecekleri. Bunlar zaten bilinen şeyler herkes tarafından ama bu aralar değişik türde vampirler çıkıyor piyasaya ve ben çok şaşırıyorum...
Yeni bir vampir furyası başladı şu Twilight Saga ile... Öncelikle vampir denen şey lanetlidir, karanlığa mahkumdur, dolayısıyla güneşe çıkıp 'parlayamaz'. Ama aşık olabilir, ona lafım yok. Bu aşk da sanıldığı gibi evlenip çocuk sahibi olmakla sonuçlanmaz! Çünkü vampirler 'ölü'dür! Çocuk sahibi olmak demek onlar için yeni vampirler üretmek demektir, kanını emdikleri insanı vampire dönüştürürlerse bu yeni vampirler onların 'çocukları' sayılır! Yani normal bir şekilde bir ölümlü gibi ilişkiye girip çocuk sahibi olamazlar!
Fakat aşık olurlar çünkü ölümlü hallerini, geçmişlerini ve kaybettikerini özlerler, acı çekerler, onları karşılarındaki kurbanla özdeşleştirdiklerinde ise o insana kıymazlar, o insanın kanını içmezler ama başka insanları öldürmeye devam ederler. Çünkü canavardırlar... Kendi ölümlülüklerini, karşılarındaki insanın yaşamından izlerler. Vampirin aşkı bu yüzdendir. Ama eninde sonunda o ölümlünün de hayatı sona erer, ya doğal yollarla ya da vampire dönüştüğünde. Çünkü ölümlüler vampirlere aşık olur, onların hisleri vardır ve normal insanlara 'ölümsüzlük' çok matah bir şey gibi gelir,sonsuza kadar aşık oldukları adam veya kadınla olmak isterler... Bu yüzden sonuçta pek çoğu vampir olur bu aşıkların.
Twilight'dan çok hoşlanmamamın sebebi bu sanırım... Yani ordaki vampir lanetli değil ki, güzel... (bkz. Bella replik 'You're beautiful...' Onların bir mahkumiyeti yok karanlığa, kan içiyorlar ama eksik işte lanet böyle olmaz... Aşık olmuş Edward, tamam olabilir. Kız ölümlü, olabilir. Onun vampir olmasını istemiyor, mantıklı. Ama hayır efendim güneşte parlayamaz, doğal yollardan çocuk sahibi olamaz... Maalesef her iki film de çok yavaş ilerliyor. İlkinde bir kötü vampir, ikincisinde kurtadam hikayesi çıkardılar ama olmamış, olmuyor, çünkü dediğim gibi bu bir vampir filmi değil, aşk filmi... Zaten pek çok kişi de aşk filmi olduğu için bu kadar seviyor!
Bir de True Blood var. O da çok eğlenceli, ordaki vampirler de hikaye de daha gerçekçi, onda da aşk hikayesi var ama göze batmıyor o kadar. Fakat True Blood'ı izlenebilir kılan şey kesinlikle aşk hikayesi ya da vampirlerin gerçekçiliği değil, pornografi... Cincel içerikli sahneler yüzünden izleniyor daha çok, yani vampir severler vampirler için izliyordur belki ama pek çok kişi cinsel içeriği yüzünden izliyor maalesef... Bütün vampir filmlerinde vardır efendim cinsel içerik, ama bu kadar abartılı değil...
Yani sözün özü benim gibi gerçek 'Fanglover'ların izleyebileceği kaliteli bir vampir filmi-dizisi bu aralar yok... Açıkçası Hunter'ların vampirleri öldürme uğraşını ya da vampir- kurtadam savaşını izlemeyi tercih ederim, çünkü vampir demek kan demek, güç demek, savaş demek...
Şimdilik TruBlood'la idare ediyorum, bazı kısımlarını 'artık bitsin, n'olur birazcık aksiyon görelim! ' diyerek izliyor olsam da! Bir de 'Vampire Diaries' varmış, onu bir deneyeceğim bakalım. Belki azıcık daha iyidir... İzlenimlerimi paylaşacağım efendim...
Sevgiler...
1 Ocak 2010 Cuma
Y.U.H. (Yeni Uygulama Haberi)
2010'un ilk yazısının bu olacağını asla tahmin edemezdim zira yeni yıl ile ilgili dileklerim gayet iç açıcı yöndeydi. Ama yılın ilk gününde, evden dışarı adım attığım ilk saatlerde şahit olduğum manzaradan hiç mi hiç hoşlanmadım...
Evet efendim, eğer siz de benim gibi Ankara'da yaşayan bir sakinseniz ve eğer bugün dışarı çıkmadıysanız hiç, yarın EGO otobüslerine binip de Metro'ya geçiş yaptığınızda (ya da başka bir otobüse) büyük bir sürprizle karşılaşacaksınız demektir! Bu sürpriz hiç de hoş değil, çünkü efendim EGO kartlarına zam gelmekle kalmamış (1.50TL), her geçişte de kartlarımızdan 50kr düşülecekmiş, yani 45 dakika içinde 3 bedava geçiş hakkı HAKKI RAHMETİNE KAVUŞMUŞTUR bugün itibariyle... Sayın İ.M.G. bu soruna bir çözüm bulmuş ama bizlere daha çok 50kr harcatabilmek için geçiş yapma süresini 75 dakikaya çıkarmış...
Şimdi bakalım bu uygulamanın bize bir getirisi var mı hadi zammı geçtik. Şimdi diyelim ki ben otobüse bindim, gitti 1.50TL sonra metroya bindim, etti bana 2.00 TL. (Halk otobüsü ve dolmuşta daha karlıyım, kaldı ki dolmuşla istediğim yere kadar gidemiyorum.) Hem zam hem de ekstra bir 50kr neden?
Devam edelim, eski şartlarda otobüsüme ve metroya bindim, zamlı hali ile benden 1.50TL düşüldü, güzel... Sonrasında Ankaray'a binmek istedim (diyelim ki Bahçelievler - 7. Caddeye gideceğim) , Beşevler'de indim ve otobüse bindim. Aaa 45 dakikam yetmemiş bir daha bastım. Tüh gitti 3.00TL. . Cebimden çıkan para 3.00TL.
Yeni şartlarda aynı şeyi yapıyorum, bakayım göreyim avantajı nedir. Otobüse bindim, 1.50TL. Metroya bindim, 50kr. Sonra Beşevlere gelip otobüse bindim, 50kr daha. Etti 2.50TL. Ee iyi 50kr kardayım! Beş tane falım sakız alabilirim süper! Ama şöyle bir sorun var, ben bu senaryoyu yılda sadece 3 veya 4 kez yaşıyorum... Normalde sadece Otobüs ve metro kullanan bir insanım (Ankara'da yaşayan pek çok insan gibi!)... Hani, nerde benim kârım?
Kesinlikle haksız bir uygulama olduğunu düşünüyorum, hadi uzun yoldan gelen vatandaşlar için iyi olmuş yetişebilecekler 50kr karşılığında 75dakika süresinde. Ama benim suçum günahım ne? Neden ben onların gittiği mesafenin yarısını bile katetmiyorken onlardan sadece 50kr az ödüyorum? Bu mudur hak adalet anlayışı? Ayıp değil mi yahu?
Madem bu kadar düşünüyordunuz vatandaşınızı, neden uygulamayı "45 dakika bedava, üstüne 75 dakikaya kadar +50kr, geçerseniz de ee bir daha basacaksınız artık bi' zahmet" şeklinde yapmadınız?
Sinirlendim, çok sinirlendim (gördüğüm konuştuğum pek çok insan da çok sinirlendi ve daha da sinirlenecek) bu uygulamanın sonunu iyi görmüyorum, insanlar başka metodlara yönelmeye başlayacaklardır eminim, ne kadar faydalı olur bilemem ama bu uygulamanın bir an önce değiştirilmesi gerek! Herkes için eşit olacak biçimde... Sözlerime noktayı koyuyor ve de bu yeni uygulamayı kınıyorum...
Y.U.H.!!!
Evet efendim, eğer siz de benim gibi Ankara'da yaşayan bir sakinseniz ve eğer bugün dışarı çıkmadıysanız hiç, yarın EGO otobüslerine binip de Metro'ya geçiş yaptığınızda (ya da başka bir otobüse) büyük bir sürprizle karşılaşacaksınız demektir! Bu sürpriz hiç de hoş değil, çünkü efendim EGO kartlarına zam gelmekle kalmamış (1.50TL), her geçişte de kartlarımızdan 50kr düşülecekmiş, yani 45 dakika içinde 3 bedava geçiş hakkı HAKKI RAHMETİNE KAVUŞMUŞTUR bugün itibariyle... Sayın İ.M.G. bu soruna bir çözüm bulmuş ama bizlere daha çok 50kr harcatabilmek için geçiş yapma süresini 75 dakikaya çıkarmış...
Şimdi bakalım bu uygulamanın bize bir getirisi var mı hadi zammı geçtik. Şimdi diyelim ki ben otobüse bindim, gitti 1.50TL sonra metroya bindim, etti bana 2.00 TL. (Halk otobüsü ve dolmuşta daha karlıyım, kaldı ki dolmuşla istediğim yere kadar gidemiyorum.) Hem zam hem de ekstra bir 50kr neden?
Devam edelim, eski şartlarda otobüsüme ve metroya bindim, zamlı hali ile benden 1.50TL düşüldü, güzel... Sonrasında Ankaray'a binmek istedim (diyelim ki Bahçelievler - 7. Caddeye gideceğim) , Beşevler'de indim ve otobüse bindim. Aaa 45 dakikam yetmemiş bir daha bastım. Tüh gitti 3.00TL. . Cebimden çıkan para 3.00TL.
Yeni şartlarda aynı şeyi yapıyorum, bakayım göreyim avantajı nedir. Otobüse bindim, 1.50TL. Metroya bindim, 50kr. Sonra Beşevlere gelip otobüse bindim, 50kr daha. Etti 2.50TL. Ee iyi 50kr kardayım! Beş tane falım sakız alabilirim süper! Ama şöyle bir sorun var, ben bu senaryoyu yılda sadece 3 veya 4 kez yaşıyorum... Normalde sadece Otobüs ve metro kullanan bir insanım (Ankara'da yaşayan pek çok insan gibi!)... Hani, nerde benim kârım?
Kesinlikle haksız bir uygulama olduğunu düşünüyorum, hadi uzun yoldan gelen vatandaşlar için iyi olmuş yetişebilecekler 50kr karşılığında 75dakika süresinde. Ama benim suçum günahım ne? Neden ben onların gittiği mesafenin yarısını bile katetmiyorken onlardan sadece 50kr az ödüyorum? Bu mudur hak adalet anlayışı? Ayıp değil mi yahu?
Madem bu kadar düşünüyordunuz vatandaşınızı, neden uygulamayı "45 dakika bedava, üstüne 75 dakikaya kadar +50kr, geçerseniz de ee bir daha basacaksınız artık bi' zahmet" şeklinde yapmadınız?
Sinirlendim, çok sinirlendim (gördüğüm konuştuğum pek çok insan da çok sinirlendi ve daha da sinirlenecek) bu uygulamanın sonunu iyi görmüyorum, insanlar başka metodlara yönelmeye başlayacaklardır eminim, ne kadar faydalı olur bilemem ama bu uygulamanın bir an önce değiştirilmesi gerek! Herkes için eşit olacak biçimde... Sözlerime noktayı koyuyor ve de bu yeni uygulamayı kınıyorum...
Y.U.H.!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


