28 Şubat 2010 Pazar

Bunaltı...

Hayatımdaki tüm fazlalıklar, gereksiz hisler, ağırlıklar çıkıp gitsin istiyorum... Mümkünse bir daha benim diyarıma uğramasınlar. Rahat bıraksınlar beni... Her şeyi atmaya başlıyorum yavaş yavaş, dolabımdan, sonra hayatımdan ve en son da zihnimden. Toplamaktan, biriktirmekten bıktım usandım; yoruldum... Hafiflemek benim de hakkım...

Bazen gözlerimi kapatıp her şeyi unutmak istiyorum, bazen de sağır olmak ama bu ara en çok istediğim şey aklımı kaybetmek. Şizofren olmak nasıl bir şey diye merak ediyorum mesela, başka bir boyutta kimsenin ulaşamayacağı, hükmedemeyeceği, anlayamayacağı bir dünyada, gerçeklikte yaşamak istiyorum...

Bazense sadece deli olduğumu hayal ediyorum. Tek başıma dolanmak sokaklarda, üzerimde bir çul, umursuzca kendi kendime konuşmak istiyorum... Bana bakanlara, gülenlere, benimle ilgili konuşanlara öyle bir vurmak istiyorum ki; ağızları burunları dağılsın, kan içinde kalsın her yanları istiyorum, sonra da oturup gülmek çılgınca... Ama hiçbir şey düşünmemek, sadece gülmek...

Bazen de otistik olmak istiyorum... Bir tek şeye odaklanmak, sadece onu bilmek, onu sevmek ve başka hiçbir şeyi anlamamak, düşünmemek... Beni sakinleştirmeye çalışacak, bana dokucak her eli kırmak istiyorum, bağırmak çığlık çığlığa, kontrolsüzce ağlamak...

Çok yoruldum, bunaldım... Kurtulmaya çalışıyorum ama zamana ihtiyacım var... Her şey- hâlâ- çok monoton, sıradan ve normal... Artık anormal olmak istiyorum... Meraktayım. Devrelerim ne zaman yanacak bekliyorum...

25 Şubat 2010 Perşembe

Zaman Geçse ve Biz Büyüsek...

Zaman geçse ve biz büyüsek...

Bakalım ne değişecek hayatımızda...

İstediğimiz yerde ve istediğimiz insanlarla olabilecek miyiz acaba? Hayalimizdeki gibi mi olacak herşey? Yoksa hayat bize acı bir oyun mu oynayacak? Savaş mı olacak yoksa barış mı? Yetecek mi kazancımız bize? Yalnız mı kalacağız küçücük bir apartman dairesinde? Camdan bakarak mı geçecek günlerimiz, iç çekerek mi, yoksa sahip olabilecek miyiz istediğimiz dükkana? Evde mi oturacağız acaba, çeviriler yapıp, yazılar yazıp çocuk bakarak, yemek yaparak mı geçecek günlerimiz? Mutlu bir ailede mi yaşlanacağız? Bir ailemiz, çocuklarımız, evimiz, bahçemiz, köpeğimiz, kedimiz, arabamız  olacak mı mesela? Yoksa bin bir şehri dolaşıp dünyada, fotoğraflar mı çekeceğiz tek başımıza, elimizde bir bavulla?

Daha ne kadar bizimle olacak sevdiklerimiz? Yaşlanacaklar mı yanıbaşımızda, uzakta mı olacağız yoksa? Tartışmalar olacak mı yine, uzlaşabilecek miyiz? Konuşabilecek miyiz? Gerçekten hissettiklerimizi söyleyebilecek miyiz onlara? Söylemediğimiz iyi şeyler ve söylediğimiz kötü şeyler için pişman olacak mıyız? Kalbimiz kırılacak gittiklerinde, onarabilecek miyiz? Dayanabilecek miyiz yokluklarına? Hangi anılarımızı hatırlayacağız? Mutlu olduğumuzda mı üzüldüğümüzde mi ağlayacağız?

Ne olacak bize? 50 yaşına geldiğimizde nasıl hissedeceğiz mesela? Memnun olacak mıyız yaptıklarımızdan yoksa pişmanlıklarla mı dolacak kalbimiz? Memur mu olacağız masa başında yoksa müdür mü bir okulda? Ya da kendi işimiz mi olacak, batıracak mıyız sonunda? Miras bırakabilecek miyiz torunlarımıza (olur da bir gün olursa) ? Kimler olacak yanımızda? Kim tutacak elimizi ihtiyaç duyduğumuzda? Sağlıklı mı olacağız acaba, yoksa bağımlı mı, yatağa, başkalarına? Ya da o kadar yaşayabilecek miyiz? Yoksa can mı vereceğiz bir trafik kazasında veya yolda serseri bir kurşunla?

Zaman geçse ve biz büyüsek, cevaplansa sorular, düşünmesek, düşünmesek, yalnızca yaşasak ve görsek...

11 Şubat 2010 Perşembe

Trouble is a friend...



"Trouble, he will find you, no matter where you go
No matter if you're fast, no matter if you're slow
The eye of the storm or the cry in the mourn
You're fine for a while but you start to lose control...
 

He's there in the dark, he's there in my heart
He waits in the wings, he's gotta play a part
Trouble is a friend, yeah, trouble is a friend of mine..."


Ne güzel demiş şarkıcı kişi (Lenka diye birisi). Pek sevmem böyle şarkıları, müzik hep aynı, monoton ama bu nedense hoşuma gitti... 

Çünkü gerçekten de ' Trouble is a friend of mine'...

7 Şubat 2010 Pazar

Tim Burton - Vincent

Dost'ta dolaşırken geçen gün, içinde Edgar Allan Poe'nun tüm şiirleri ve çevirilerinin olduğu bir kitap gördüm, çevirileri görüp dehşete kapıldım, nasıl bu kadar ruhsuz çevrilebilir diye ama Raven - Kuzgun gözüme takılınca şiirlerin arasında herşeyi unuttum, Vincent 'ı hatırladım ve mutlu oldum... Dolayısıyla da paylaşmak istedim.

Tim Burton'ın bu harika kısa animasyonunu izlerken, müthiş şiirini de Vincent Price'ın sesinden ve yorumundan dinleyiniz efendim...

Keyifle...



NOT: Altyazıların işinizi kolaylaştıracağını umarım... 

1 Şubat 2010 Pazartesi

True Blood vs Twilight

Bu arada unutmadan; True Blood ve Twilight'ı karşılaştırmışlar bir yerde, okudum çok hoşuma gitti, sizlerle de paylaşayım istedim... Çok eğlenceli gerçekten. Buyrunuz...

Vampires, Twilight & True Blood

Efendim, öncelikle belirtmek isterim ki ; I'm a fanglover... Ama biliyoruz ki 'God hates fangs'...

Ben küçükken oldukça hareketli bir çocuktum ve diğer çocukların aksine garip oyunlar oynar ve etrafımdaki diğer 'gönüllü' insanları da bu garip oyunlara alet ederdim...

Millet evcilik oynarken ya da doktorculuk, öğretmencilik ben kovboyculuk oynardım, prensesçilik, cadıcılık, dedektifçilik... Calamity Jane, kötü profesör, dedektif, cadı, büyücü falan olurdum, büyük kuzenlerin yanındayken de prenses, çünkü cadı rollerini onlar kapar beni yakalayıp yerlerdi falan...

Bahçenin duvarlarından atlar, asitli göllerden, eriyen kapılardan geçer, büyüler yapar, ellerinde kılıçlar, tabancalarla ordan oraya koşar, büyüteçlerle ipucu aramak zorunda kalırdı benimle oynayan çocuklar. Evcilik de oynadığımız olurdu tabi bebeklerle, çay setleriyle evde oturup... Ama genelde bu tarz oyunları daha bir severdim ben... Hatta babam bana üzerinde 'Özel Dedektif D.T.' yazan bir kimlik bile yapmıştı.

Böyle oyunları da filmleri de çizgi filmleri de çok severdim ben, içinde özel dedektifler, kovboylar, cadılar,ejderhalar, canavarlar olan... Macera dolu, doğaüstü şeylere bir ilgim vardı hep, ne zaman nasıl ve 'neden' başladı bilmiyorum ama... Tek bildiğim şey normal olmayan şeyleri ben hep sevdim, hala da çok severim.

Neyse, vampir sevdasına düşmem de doğaüstü şeylere bayıldığım bu zamanlara denk geliyor işte. 'Küçük Vampir' diye bir kitap aldığımı, Vampirella, Korku gibi çizgi romanları okuduğumu hatırlıyorum sık sık... Dolayısıyla benim bir Fanglover olmam hiç de şaşırtıcı değil benim için.

Vampir denen yaratığı seviyorum çünkü: Çok gizemli, aynı zamanda hem çok güçlü hem de çok zayıf. Yani yüzyıllardır yaşıyor, dünyanın tüm sırlarını biliyor neredeyse, olan biten herşeye tanıklık etmiş ama güneşe çıkamıyor çünkü 'lanetli'; sadece geceleri yaşamaya ve avlanmaya mahkum.

Yüzyıllar boyunca insanlar onların yaşadıkları yerleri bulup kalplerine tahta bir kazık çakarak onları öldürmeye çalışmış. Canavar oldukları anlaşıldığında başka yerlere gitmek zorunda kalmışlar yaşamlarına devam etmek için. Bu arada insanları kandırmayı da ihmal etmemişler tabii ölümsüzlük vaadleriyle, kendilerine onlarca gönüllü bulmuşlar onlar için çalışan veya kanlarını emebilecekleri. Bunlar zaten bilinen şeyler herkes tarafından ama bu aralar değişik türde vampirler çıkıyor piyasaya ve ben çok şaşırıyorum...

Yeni bir vampir furyası başladı şu Twilight Saga ile... Öncelikle vampir denen şey lanetlidir, karanlığa mahkumdur, dolayısıyla güneşe çıkıp 'parlayamaz'. Ama aşık olabilir, ona lafım yok. Bu aşk da sanıldığı gibi evlenip çocuk sahibi olmakla sonuçlanmaz! Çünkü vampirler 'ölü'dür! Çocuk sahibi olmak demek onlar için yeni vampirler üretmek demektir, kanını emdikleri insanı vampire dönüştürürlerse bu yeni vampirler onların 'çocukları' sayılır! Yani normal bir şekilde bir ölümlü gibi  ilişkiye girip çocuk sahibi olamazlar!

Fakat aşık olurlar çünkü ölümlü hallerini, geçmişlerini ve kaybettikerini özlerler, acı çekerler, onları karşılarındaki kurbanla özdeşleştirdiklerinde ise o insana kıymazlar, o insanın kanını içmezler ama başka insanları öldürmeye devam ederler. Çünkü canavardırlar... Kendi ölümlülüklerini, karşılarındaki insanın yaşamından izlerler. Vampirin aşkı bu yüzdendir. Ama eninde sonunda o ölümlünün de hayatı sona erer, ya doğal yollarla ya da vampire dönüştüğünde. Çünkü ölümlüler vampirlere aşık olur, onların hisleri vardır ve normal insanlara 'ölümsüzlük' çok matah bir şey gibi gelir,sonsuza kadar aşık oldukları adam veya kadınla olmak isterler... Bu yüzden sonuçta pek çoğu vampir olur bu aşıkların.

Twilight'dan çok hoşlanmamamın sebebi bu sanırım... Yani ordaki vampir lanetli değil ki, güzel... (bkz. Bella replik 'You're beautiful...' Onların bir mahkumiyeti yok karanlığa, kan içiyorlar ama eksik işte lanet böyle olmaz... Aşık olmuş Edward, tamam olabilir. Kız ölümlü, olabilir. Onun vampir olmasını istemiyor, mantıklı. Ama hayır efendim güneşte parlayamaz, doğal yollardan çocuk sahibi olamaz... Maalesef her iki film de çok yavaş ilerliyor. İlkinde bir kötü vampir, ikincisinde kurtadam hikayesi çıkardılar ama olmamış, olmuyor, çünkü dediğim gibi bu bir vampir filmi değil, aşk filmi... Zaten pek çok kişi de aşk filmi olduğu için bu kadar seviyor!

Bir de True Blood var. O da çok eğlenceli, ordaki vampirler de hikaye de daha gerçekçi, onda da aşk hikayesi var ama göze batmıyor o kadar. Fakat True Blood'ı izlenebilir kılan şey kesinlikle aşk hikayesi ya da vampirlerin gerçekçiliği değil, pornografi... Cincel içerikli sahneler yüzünden izleniyor daha çok, yani vampir severler vampirler için izliyordur belki ama pek çok kişi cinsel içeriği yüzünden izliyor maalesef... Bütün vampir filmlerinde vardır efendim cinsel içerik, ama bu kadar abartılı değil...

Yani sözün özü benim gibi gerçek 'Fanglover'ların izleyebileceği kaliteli bir vampir filmi-dizisi bu aralar yok... Açıkçası Hunter'ların vampirleri öldürme uğraşını ya da vampir- kurtadam savaşını izlemeyi tercih ederim, çünkü vampir demek kan demek, güç demek, savaş demek...

Şimdilik TruBlood'la idare ediyorum, bazı kısımlarını 'artık bitsin, n'olur birazcık aksiyon görelim! ' diyerek izliyor olsam da! Bir de 'Vampire Diaries' varmış, onu bir deneyeceğim bakalım. Belki azıcık daha iyidir... İzlenimlerimi paylaşacağım efendim...

Sevgiler...